İçim içime sığmıyor. Karar verdikten sonra her şey çok hızlı ilerlemiş gibi; toparlanma ve vedalaşma döngülerinin sonunda yeni bir hayat kurmak üzere yola çıkıyorum. Heyecanım her şeyi bastırıyor. Yine de uçağa binerken belli belirsiz kaygı dalgaları içimde yükselmeye başlıyor. Birkaç gün sonra, yepyeni bir şehirde alışveriş yapıyorum. Her rafı müze gezer gibi inceliyorum. Aniden o his geliyor: Neredeyim ben?
Kendi şehrimde her şey ne kadar da kolaymış diye düşünmeden edemiyorum. Yürüdüğüm kaldırımdan kahvemi nerede içtiğime kadar pek çok küçük eylemin otomatik olduğu, "otobüs biletini nasıl alacağım" gibi soruların zihnimde fazladan bir sorgulama yaratmadığı günlermiş. Bir anda o tanıdıklık hissini özlüyorum.
Bu his sana da tanıdık geliyorsa, bu hissin bir adı var.
'Mini-Yas'
Utrecht ve Groningen Üniversiteleri psikoloji bölümü araştırmacıları Margaret Stroebe, Henk Schut ve Maaike Nauta, 2015 yılında yayımladıkları bir çalışmada ilginç bir soru sordu. Yurt dışına taşınmak, bir yas süreci midir? Cevapları şaşırtıcı, ama aslında hepimizin hissettiği şeyi doğruluyordu: Evet, taşınmak da aslında bir kayıp. Araştırmacılar buna "mini-grief", yani mini yas adını verdi. Biri ölmüyor, tabii ki. Ama bir şeyler kaybediliyor: tanıdık sesler, bildik sofralar, konfor alanları. Dahası, taşınmak birinin ölümünde olduğu gibi beyinde gerçek bir yas tepkisi oluşturuyor. (Stroebe, Schut & Nauta, 2015)
Stroebe ve ekibi, göçmen stresinin iki ayrı kaynaktan beslendiğini öne sürüyor.
1. Geride bırakılanlar. Tanıdık yüzler, mahalle esnafıyla sohbet, yıllarca aynı sofraya oturulan arkadaşlar. Günlük hayatının parçası olan ama şu anki hayatında olmayan her şey. Bu his, bir yakının ölümü sonrası yaşanan yasa benziyor: özlem ve özlemin getirdiği hüzün. Araştırmacılar bu ayrılık tepkisini bağlanma kuramıyla açıklıyor (Bowlby, 1980): insan sevdiklerinden ve köklendiği yerden kopunca içeride bir "ayrılık alarmı" çalıyor.
Bu alarm bir arıza değil. Sevdiğin bir şeyi kaybettiğinde canın yanar; bu, hayatın içinden gelen, kaçınılmaz, temiz bir acıdır. Birine bağlanmış, bir yere kök salmış olmanın bedelidir ve o bağ olmasaydı bu acı da olmazdı.
2. Yeni yerin stresleri. Gidilen ülkede belirsizlik var. Harita henüz aydınlanmadı: nerede yaşanır, ne yenir, bu şehrin sistemi nasıl işler? Banka hesabı açmak, sağlık sigortasını anlamak, komşuyla üç kelimeyle iletişim kurmaya çalışmak. Sıfırdan, kimsenin geçmişini bilmediği bir yerde sosyal çevre kurmak. Bunların hepsi gerçek bir yorgunluktur; ayrıca her biri, eskiden otomatik olan bir eylemin yeniden düşünülerek yapılması demektir. Zihin, alışık olmadığı her durumu bir tehdit gibi okur ve gün boyu alarm halinde çalışır.
Araştırmacılar şunu söylüyor: geride bırakılanlar ve yeni yer stresleri birbirine karışır; çoğu zaman ikisi aynı anda gelir. Bu git-gel ilişkisini açıklamak için önerdikleri model ise AnteoCare'in merkezini oluşturuyor.

(Modelin Türkçeye çevrilme ve uyarlanması yazar tarafından yapılmıştır)
Modeli şöyle açıklamak mümkün. Diyelim ki bir gün şöyle geçiyor; taşındığın şehri keşfe çıktın, yepyeni sokaklarda keyif yaptın, küçük zaferlerin tadını çıkardın. Ertesi gün uyandın ve sanki dün tamamen silinmiş gibi, eski evine ilişkin yoğun özlem duygusuyla dolup taşıyorsun. Arkadaşlarınla olan fotoğraflarına bakıyor, saatlerce sevdiklerinle konuşuyorsun. Birkaç saat sonra, şimdiye dönüyorsun. Yeniden taşındığın yerdesin, duygular biraz durulmuş.
Bu gidiş-geliş bir tutarsızlık değil. Stroebe ve ekibinin ikili süreç modeli (dual process model) tam olarak bunu söylüyor: insan, kayba dönük duygularla yeni hayatın işlerini yapmak arasında gidip gelir ve bu gidip gelmeye salınım (oscillation) denir. Salınım, göç yaşamının doğal bir parçası.
Sorun şu ki çoğumuz kendimizi bu salınım için suçluyoruz. "Bu kadar iyi bir fırsatı varken neden mutsuzum?" ya da tam tersi "Neden geçmişi bırakıp buranın tadını çıkaramıyorum?" diye. Ama salınım hali yani iki tarafı da deneyimlemek başa çıkmak için gerekli.
Buradan bakınca salınım aslında esnekliğin ta kendisidir. Bir gün acıya yer açıyorsun, ertesi gün yeni şehirde bir işe koyuluyorsun; ikisi de yapılması gereken şeyler. Sorun, sarkacın iki yana gitmesi değil; sorun, bir uca yapışıp kalmak. Kimisi geçmişte, göç öncesi hayatına takılı kalır: fotoğraflar, aramalar, "orada her şey daha iyiydi". Kimisi yeni yere kaçar: durmadan çalışır, hiç dönüp bakmaz, "ben özlemem" der. İki taraf da psikolojik katılık.
Asıl yük, çoğumuzun kendini bu salınım için suçlamasından gelir. "Bu kadar iyi bir fırsatım varken neden mutsuzum?" ya da tam tersi: "Neden geçmişi bırakıp buranın tadını çıkaramıyorum?" Dikkat edersen ikisi de neden sorusu. Zihin bu soruyu cevaplamaya çalıştıkça yeni nedenler, yeni suçlamalar üretir ve asıl his, yani özlem, bu kez bir de "yanlış hissediyorum" hissiyle sarılır.
Burada bir ayrım işe yarıyor. Kaybın kendisi acıtır; buna temiz acı diyelim. Bu acıyı yaşamamak için verilen mücadele, kendini suçlamak, bastırmak, "böyle hissetmemeliyim" demek ise acının üstüne ikinci bir kat ekler. Temiz acı artı mücadele, ızdıraptır. Özlem kaçınılmazdır; ızdırap ise çoğunlukla özlemle kurduğumuz ilişkiden doğar.
Bastırmanın Bedeli
Stroebe ve ekibi, ev özleminin yalnızca "duygusal bir keyifsizlik" olmadığını vurguluyor. Ciddi ev özlemi; ruh sağlığı sorunları, uyku bozuklukları ve fiziksel sağlık sorunlarıyla ilişkilendiriliyor. (Thurber & Walton, 2012, aktaran Stroebe et al., 2015)
Burada şunu ayırt etmek gerekiyor: zarar veren, özlemin kendisi mi, yoksa özlemle yapılan mücadele mi? Bir duyguyu bastırmaya, görmezden gelmeye, meşguliyetle örtmeye çalışmak kısa vadede rahatlatır. Ama bastırılan his gitmez; geri teper ve çoğu zaman daha yoğun döner.
Araştırmanın önerileri kulağa basit geliyor, ama pratikte çoğumuzun atladığı şeyler. Aşağıda bu öneriler, Kabul ve Kararlılık Terapisi'nin (ACT) bakışıyla biraz daha açılıyor. ACT'ın temel sorusu "bu duygudan nasıl kurtulurum" değil, "bu duyguyla birlikte, önemsediğim hayatı nasıl yaşarım" sorusudur.
Özlemi bastırma; ona yer aç.
"Kötü hissetmemeye çalışmak" işe yaramıyor, çünkü bir duyguyu düşünceyle kovmaya çalışmak duyguyu güçlendiriyor. Araştırmacılar, ayrılık acısının üzerini örtmenin değil, onunla temas kurmanın iyileştirici olduğunu söylüyor. Temas kurmak, duyguyu analiz etmek demek değil; önce bedende fark etmek demek: Özlem şu an nerede? Göğüste bir ağırlık mı, boğazda bir düğüm mü? Birkaç nefes boyunca sadece orada kalmak, onu değiştirmeye çalışmadan.
Sonra şu soru sorulabilir: Neyi özlüyorum tam olarak? Kişileri mi, mekânları mı, o yerde kendimi hissediş biçimimi mi? Bu soru "neden böyleyim"den farklıdır; bir neden aramaz, önemsediğin şeyi gösterir. Her sabah zihindekileri kâğıda dökmek de bu yüzden işe yarıyor; yazmak düşünceyi zihnin içinden alıp karşına koyar. Düşünceye kapılmak yerine düşünceye bakmak mümkün olur. Yazmak bir kaçış aracına dönüşmediği sürece, yani "yazdım, geçti" demek için değil, "yazdım, gördüm" demek için yapıldığı sürece.
Zihninin anlattığı hikâyeyi fark et.
Pek çok göçmen, geride bıraktığı ülkedeki olumsuzlukları çok daha sert eleştirerek yeni evine daha iyi uyum sağlayacağını düşünür. Oysa bu ters teper. "Orada her şey geriydi, imkânsızdı, bir daha asla dönmem" gibi cümleler, aslında özlemin acısını hissetmemek için zihnin bulduğu bir yoldur. Memleketi kötülersen özlemek zorunda kalmazsın. Ama özlem gitmez, sadece yeraltına iner ve yeni ülkeye uyum sürecinde daha fazla baskı yaratır.
Tersi diğer bir hikâye ise, "Burada hep yabancı kalacağım, burası benim yerim değil." demek. Zihin böyle cümleler üretir; işi budur, seni korumaya çalışır. Bu cümleler doğru mu diye tartışmak gerekmez. Sorulacak şey başka: Bu düşünceye kapıldığımda ne yapıyorum? Bu düşünce beni önemsediğim şeylere yaklaştırıyor mu, uzaklaştırıyor mu? "Burası benim yerim değil" düşüncesi beni evimden çıkmamaya itiyor, komşuyla konuşmaktan alıkoyuyorsa, düşüncenin doğruluğundan bağımsız olarak bedeli var demektir.
Salınıma izin ver: "rağmen" değil, "birlikte".
Hem geçmişe hem şimdiye yer aç. Eskiyi tamamen silmeye çalışmak da, tamamen yeni yere kaçmak da tek başına yeterli değil. Araştırmacılar, eski bağları koparmanın ev özlemini artırdığını söylüyor; özlem duyduğun kişilerle iletişimde kalmak, derin ilişkilere uzaktan da olsa ilişkileri devam ettirmek önemli. Şimdiyle bütünleşmek için geçmişi silmek zorunda olmamayı farketmek de sürecin bir parçası.
Burada küçük bir dil farkı büyük iş görür. "Özlemime rağmen yeni şehri keşfediyorum" dediğinde özlem bir engel olur; aşılması gereken bir şey. "Özlemimle birlikte yeni şehri keşfediyorum" dediğinde özlem yanında gelir; seni durdurmaz. Sarkacın iki yanı da yaşanabilir, aynı gün içinde bile.
4. Ne için geldiğini hatırla.
Araştırmanın doğrudan söylemediği ama kabul ve adanmışlık terapisi perspektifinden eklenecek bir adım daha var. Göç, bir şeyden kaçmak için değil, bir şeye doğru gitmek için yapılır: daha iyi bir eğitim, güvenlik, çocuklar için başka bir gelecek, merak, özgürlük. Özlem en ağır bastığında bu niyet gözden kaybolur ve geriye yalnızca "neden buradayım" sorusu kalır. Soru "neden" yerine "ne için" diye sorulduğunda cevap değişir: "Çocuklarım için", "bir dil daha konuşmak için", "kendi ayaklarım üstünde durmak için."
O cevap, yeni şehirde atılacak küçük adımın yönünü verir. Komşuya üç kelimeyle selam vermek, mahalledeki fırıncıyı tanımak, haftada bir kez aynı kafede oturmak. Bunlar özlemi yok etmez; özlemle birlikte, önemsenen yöne atılmış adımlardır. Tanıdıklık yeniden böyle kurulur: hissedince değil, yaparak.
Ulysses Sendromu: etiketten önce işlev
Mini-yas çok daha yoğun geçiyor ve artık kendi kaynaklarınla başa çıkılmaz hale geliyorsa, destek almanın zamanı gelmiş olabilir. İspanyol psikiyatrist Joseba Achotegui bu duruma Ulysses Sendromu adını veriyor. On yıl boyunca evinden uzakta dolaşan, bir türlü geri dönemeyen Yunan kahramanından gelen bu terim, kişinin uyum kapasitesini aşan kronik, çok katmanlı bir stres olarak tanımlanıyor. Achotegui'ye göre bu bir klinik depresyon ya da travma sonrası stres bozukluğu değil; ikisinin arasında bir yerde duran, biriken kayıp yüküne verilen bir yanıt. (Achotegui, 2005, 2019; aktaran Setim & Amorim, 2020)
Belirtiler duygusal olduğu kadar fiziksel: süregelen bir hüzün, kaygı, uykusuzluk, zihinden atılamayan düşünceler, baş ağrısı, kronik yorgunluk. Achotegui'nin asıl uyarısı şu: bu tablo sıklıkla yanlış anlaşılıyor; bu durumu yaşayan göçmenler çoğunlukla depresyon ya da travma sonrası stres bozukluğu diye tanı alıyor ve yaşadıkları şeyin bir hastalık değil, aşırı bir kayba verilmiş olağan bir tepki olduğu gözden kaçıyor.
Bu uyarı, ACT'ın etiketlere bakışıyla birebir örtüşüyor. Bir belirtiyi tanıya çevirdiğimizde kişinin hikâyesinin biricikliği kaybolur: uyuyamayan iki göçmen aynı "uykusuzluk" etiketini taşıyabilir, ama belki biri sabaha kadar memleketteki annesinin sağlığını düşünüyor, diğeri yarın işyerinde yine anlaşılamayacağı korkusuyla uyuyamıyordur.
Aynı davranış, iki farklı işlev.
Etiketlemek ikisini de aynı torbaya koyar; kişiye yardım edecek olansa altındaki işlevi anlamaktır. Bu yüzden Ulysses Sendromu'nu da bir "hastalık adı" olarak değil, şunu söyleyen bir işaret olarak okumak daha doğru: Bu kişinin taşıdığı kayıp yükü, tek başına taşıyabileceğinden fazla.
Peki sınır nerede? Yas ile sendrom arasındaki fark, hissedilen acının miktarında değil, acıyla ne yapıldığında aranmalı.
Size de şu sorular yardımcı olabilir
Hayatım daralıyor mu?
Özlem, yas ya da yaşadığım psikolojik yük yüzünden yapmadığım, kaçındığım şeyler artıyor mu?
Evden çıkmak ya da insanlarla tanışmıyor, işe gitmekte zorlanıyor muyum?
Salınım durdu mu; sarkaç bir uçta, kayıpta ya da sürekli meşguliyette takılı mı kaldı?
Beden sürekli alarmda mı?
Bu sorulara verilen cevaplar ''evet'' ise, kayıp yükünün kişinin kapasitesini aştığı söylenebilir; burada destek almak zayıflık değil, yükün birlikte taşınmasıdır.
Sonuç
Yurt dışına taşındıktan sonra yaşadığın o tuhaf ağırlığa bir isim koymak: Mini-yas, salınım, daha ileri boyutta Ulysses Sendromu demek bazılarımız için rahatlatıcı. ''Bu durumu bir tek ben yaşamıyorum" demenin bir yolu. Bazıları için pek de işe yaramıyor olabilir.
İsim, bir kapı olduğu sürece iyidir: oradan geçip hissin altındakine, yani neyi önemsediğine bakabiliyorsan işe yaramıştır. İsim bir cevap olup kaldığında, "ben mini-yas yaşıyorum, demek ki böyleyim" dedirttiğinde, kapı kapanır.
Dünyada 304 milyon göçmen var. Herkes kendi yolunu deneyimliyor.
Hepimizin hikayesi biricik.
Siz de kendi göç hikayenizi paylaşmak isterseniz, AnteoCare yazı kurallarına göz atabilirsiniz.
Bir sonraki hikayede görüşmek dileğiyle.
Kaynaklar
Achotegui, J. (2019). Migrants Living in Very Hard Situations: Extreme Migratory Mourning (The Ulysses Syndrome). Psychoanalytic Dialogues, 29(3), 252–268.
Bowlby, J. (1980). Attachment and loss: Vol. 3. Sadness and depression. New York, NY: Basic Books.
Setim, G. A., & Amorim, C. A. de A. (2020). The Immigrant's Grief Process. International Journal of Advanced Engineering Research and Science, 7(10). Pontifical Catholic University of Paraná (PUC-PR), Brazil.
Stroebe, M., Schut, H., & Nauta, M. H. (2015). Homesickness: A Systematic Review of the Scientific Literature. Review of General Psychology. Utrecht University & University of Groningen.
Stroebe, M., Schut, H., & Nauta, M. H. (2016). Is homesickness a mini-grief? Development of a dual process model. Clinical Psychological Science, 4(2), 344–358. https://doi.org/10.1177/2167702615585302

AnteoCare Yazı Kuralları | AnteoCareHoşgeldin! Göç, aidiyet, kimlik... Bu bölüm senin biricik deneyimin için. Her şeyi senin anlatımından deneyimlemek istiyoruz. Hikâyeni göndermeden önce kurallara göz atıp; hazır hissettiğinde paylaşabilirsin.AnteoCare