Şefkat… kelimesinin etimolojisi bizi beklenmedik bir yola yönlendirecek. Şefkat, ingilizcede Compassion, Latince com (birlikte) ve pati (acı çekmek, katlanmak) köklerinden geliyor: compassio, yani birlikte acı çekmek. Passion kelimesinin bugün "tutku" diye bildiğimiz anlamı sonradan; aslı acıdır, hıristiyan geleneğinde İsa'nın çarmıh yolundaki ızdırabına hâlâ Passion denir.

Yani şefkat, en eski haliyle, birinin acısının yanında durmak demek. Acıyı dindirmek değil, ortadan kaldırmak değil; ona eşlik etmek.

Türkçedeki şefkat ise Arapça ş-f-k kökünden; sözlükler bu kökü "acımak, esirgemek, birinin başına bir şey gelecek diye kaygılanmak" diye veriyor. Aynı kökten geldiği söylenen şafak kelimesini de hatırlatırım: gecenin bittiği, henüz günün başlamadığı o ince, kırılgan ışık. Yanında duran öbür kelimemiz merhamet ise rahim ile akraba, yani ana rahmiyle. Üç dilde de aynı şey söyleniyor aslında: şefkat kırılgan bir şeyin yanında durmakla, bir şeyi taşımakla, acıyla birlikte olmakla ilgili. Hiçbirinde "kendini iyi hissetmek" geçmiyor.

Şefkatli Sorgulama

Kelimeyi bugün bu kadar çok duymamızın bir sorumlusu varsa, o da Gabor Maté. Macar asıllı Kanadalı bir doktor; 1944'te Budapeşte'de, Nazi işgalinin ortasında doğmuş. Hikâyesini kendisi sık sık anlatır: daha bebekken annesi onu bir süreliğine yabancılara emanet etmek zorunda kalmış, çünkü sokaklar bir bebek için güvenli değilmiş. Yıllar sonra Vancouver'ın en yoksul mahallesinde, bağımlılarla çalışan bir hekim olarak baktığı her yüzde o bebeği gördüğünü söyler. Videolarını izleyenler bilir, Gabor Mate'nin en dikkat çeken tarafı sesindeki o tütsülü tonudur. Acıyla harmanlanmıştır adeta. Acıyı dışarıdan anlatan bir uzmanın değil, içinden geçmiş birinin tonu. Sanırım Gabor Mate'nin o kadar etkileyici olmasının nedeni de yaşanmışlığın kendisi.

Kaynak: https://therealnews.com/holocaust-survivor-gabor-mate-gaza-genocide

Peki ne söylüyor? Birkaç cümleyle özetleyeyim. Birincisi: travma başımıza gelen şey değildir, başımıza gelen şeyin içimizde bıraktığıdır. Yani aynı olayı iki kişi yaşasın, biri travma taşır, biri taşımaz; fark olayda değil, olayın içimizde nereyi kapladığına. İkincisi, bağımlılık üzerine: "Neden bağımlı?" diye değil, "Neden acı çekiyor?" diye sor. Sigara, alkol, iş, telefon, kumar; hepsi bir acıya bulunmuş çözümlerdir, önce çözüm olarak başlar, sonra sorun olur. Üçüncüsü, kendi yaklaşımına verdiği isim: şefkatli sorgulama (Compassionate Inquiry). Buradaki fikir şu: bir insana "Neden böyle yaptın?" diye sorduğunuzda bile bunu iki şekilde sorabilirsiniz. Biri hesap sorar, biri merak eder. Hesap soranın karşısında insan savunmaya geçer ve kapanır; merak edenin karşısında ise, belki ilk kez, kendine bakmaya cesaret eder. Maté'ye göre iyileşme ikinci sorunun olduğu yerde başlar.

Buraya kadar güzel. Peki o zaman şefkat kelimesi bazılarımızın neden bu kadar zoruna gidiyor? Terapi eğitimlerinde ilginç bir şey olur: grup, en zor konulardan rahatça konuşur da sıra şefkat egzersizine gelince salonun yarısı katılaşır diyor eğitmenimiz. Kollar bağlanır, bakışlar yere iner, biri mutlaka "bu egzersizler biraz zorlama gibi" der. Ortalama her iki kişiden biri şefkatten korkar. Korkar, evet; kelime bu. Çünkü şefkat bir şeyin kırılgan olduğunu kabul etmekle başlıyor ve çoğumuz kırılgan olmamayı öğrenerek büyüdük. "Ağlama", "erkekler ağlamaz", "kendine acıma", "ne var bunda"; bu cümlelerin her biri bir ev kuralıydı ve ev kuralları yıllarca sonra bile bedenin içinde yaşadı. Şefkat, o kuralların tam tersini ister: dur, bak, incindiğini kabul et. Bunu yapmak, yıllardır tuttuğun bir şeyi bırakmak gibi hissettirir; bırakınca ne olacağını bilmiyorsan, tutmaya devam edersin.

Bir de kelimenin kendisinin yıpranması var. Her şeye şefkat deniyor artık; bir markanın reklamında da, bir uygulamanın bildirimi de şefkatli. Bir kelime her yerde geçince içi boşalır ve içi boşalmış bir kelime, zaten temkinli olana sahte gelmeye başlar. O yüzden "şefkat" dediğimde irkilen birinin niçin bu kelimeden itildiğini merak ediyorum. İrkilmesinin sebebi çoğunlukla ya kelimeyi ucuzlatan reklamlar, ya da çocukluğundan kalan o kurallar da olabilir.

Şefkat Yorgunluğu

Sonra bir de şefkati mesleği olanlar var. Afet bölgesinde çalışan ekipler, acil servis hemşireleri, insani yardım çalışanları, yani sürekli travmaya maruz kalan kişilerle çalışan gruplar. Zorlu koşullarda çalışan kişilerin deneyimledikleri durum, "şefkat yorgunluğu". Bir sabah uyanıyorsunuz ve artık bir şey hissetmediğinizi fark ediyorsunuz. Dışarıdan bakınca duyarsızlık gibi görünüyor, ama değil. Aslında bir korunma: bir insanın taşıyabileceği acının bir üst sınırı var ve zihin o sınıra gelince düğmeyi kapatıyor gibi düşünebilirsiniz.

Buradaki ironi büyük. Herkese şefkat gösteren insan, sıra kendine gelince çoğu zaman en son sıradadır; kendi yorgunluğuna, kendi korkusuna bakmaya vakti yoktur, çünkü bakarsa işi yapamayacağını düşünür. Oysa olan tam tersi: kendine bakmadığı için bir süre sonra kimseye bakamaz hale gelir.

Kaynak: https://www.dw.com/en/sudans-civil-war-the-limits-of-humanitarian-aid/a-75895899

Kendine Karşı Şefkatli Misin?

Gelelim kendimize. Dış dünyaya bakınca şefkat hissediyor muyuz, kime, neye? ACT eğitiminde şöyle bir örnek verilmişti: minicik bir şey görüyorsunuz, çok hassas, yeni doğmuş bir ördek yavrusu diyelim. Paytak paytak yürüyor, annesini takip etmeye çalışıyor, bir ayağı öbürüne dolanıyor, düşüyor, kalkıyor. O an içinizden bir akış olur; kıyamadığınız bir an. Benim aklımdan hep şöyle geçiyordu, belki de bazı insanlar şefkati hiç öğrenmedi dolayısıyla hiç hissetmeyebilir. Aksine, şefkat öğrenilecek bir beceri değil; zaten içimizde duran ve harekete geçmeyi bekleyen akan bir duygu. Sadece öğrenilmişlikler şefkatin önüne geçiyor gibi.

Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sında Raskolnikov, cinayetten hemen önce bir rüya görür: çocuktur, babasıyla yoldadır ve bir grup sarhoş köylü, arabayı çekemeyen cılız bir kısrağı öldüresiye dövmektedir. Çocuk Raskolnikov kalabalığın arasından fırlar, ölen hayvanın kanlı başını kucaklar, öper, sonra yumruklarıyla katile yürür. Bir cinayet planlayan adamın içinde, kısrağa kıyamayan o çocuk hâlâ duruyor. Paradoks mu? Hayır. Bu rüya, Raskolnikov’un ruhundaki iki çatışan yönü gösteriyor gibi. Atı döven kalabalık ve Mikolka onun rasyonel, kibrinden dolayı cinayet işlemeye çalışan "sıradışı insan" olma iddiasını; şefkat ve vicdan ise onun bastırmaya çalıştığı insanî ve merhametli özünü.

Örneklerin ortak yanı şu: hepsinde şefkat güçsüzlükle ilişkili. Güçsüzlüğü gördüğümüz anda içimizde bir şey açılıyor. O zaman soru kendiliğinden geliyor: biz kendimize bakınca neden o güçsüzlüğü görmüyoruz?

Çünkü söz konusu kendimiz ya da en yakınımızdakiler olunca, o akış durur. Hatta yerini bazen bambaşka bir şey alır: bir soğukluk, bir sabırsızlık, bazen düpedüz gaddarlık. Çok sevdiğiniz ailenizden biri hata yapsa "olur böyle şeyler" dersiniz; aynı hatayı siz yapınca içinizden bir ses konuşmaya başlar ve o sesin kullandığı kelimeleri bir başkasına asla söylemezsiniz. "Beceriksizsin", "yine aynı şey", "kimse sana güvenemez". Deneyin bir ara: zihninizin size söylediği cümleyi yüksek sesle, bir arkadaşınıza söylüyormuş gibi söyleyin. Çoğu insan cümlenin ortasında durur, çünkü cümle söylenemeyecek kadar serttir.

Kendimizde, sanki kendimize karşı birkaç şey birden tıkanmış gibi görünüyor. Birincisi, o içeriden gelen sesin kimin sesi olduğunu unuttuk. O cümleler bize ait değil; bir zamanlar birileri bize öyle konuştu ya da öyle konuşulduğunu gördük, biz de öğrendik. Dostoyevski'nin kısrağına kıyamayan çocuk, büyüyünce kendi içindeki kısrağı dövmeye başlar; ikisi aynı kişidir.

İkincisi, bir karışıklık var: şefkati gevşeklikle, kendine acımayla, pes etmekle karıştırıyoruz. "bunlar güçsüzlük, pasiflik gibi" düşünceler. Oysa ördek yavrusuna şefkat göstermediğinizde daha mı iyi yürüyecek? Hiçbir canlı korkutularak ya da sertlikle daha iyi hale gelmiyor; kısa vadede hızlanıyor, uzun vadede saklanıyor. Kendimize de böyle oluyor: o sert ses bizi bir süre çalıştırıyor, ama kendimizle olan teması kaybettiriyor.

Üçüncüsü ve belki en önemlisi: kendimize şefkatle bakmak için önce kendimizdeki güçsüzlüğü görmemiz gerekiyor ve biz de tam oraya bakmayı reddediyoruz. Ördek yavrusunu görüyoruz çünkü dışarıda, karşımızda. İçimizdekini görmek için bir an durup oraya dönmek lazım; dönmüyoruz, çünkü orada korktuğumuz bir şey var. Şefkat yolunu tıkayan şey, aslında şefkatin kendisi değil; güçsüzlükle karşılaşma korkusu.

Kabul ve Adanmışlık Terapisinde Şefkat

Kabul ve Adanmışlık Terapisi'nin bu konudaki duruşu, kelimenin köküne geri döndüğümüz yer. ''Acıyla birlikte devam etmek''. Şefkat bir duygu değil, bir eylem. Hissetmeniz beklenmiyor; yapmanız bekleniyor. Bu ayrım kulağa küçük geliyor ama her şeyi değiştiriyor, çünkü "hissedemiyorum" dediğinizde işiniz biter, "yapamıyorum" dediğinizde ise yapılacak bir şey kalır. Nasıl ki cesaret cesur hissedince değil, korkuyla birlikte atılan adımla başlıyorsa, şefkat de kendinize sıcak bir şey hissedince değil, o sert sesin ortasında kendinize bir dost gibi davranmayı seçtiğinizde başlıyor.

ACT içimizdeki o sert sesle savaşmıyor. Onu susturmaya, yerine olumlu cümleler koymaya çalışmıyor, çünkü denenmiş, işe yaramıyor; sustur dedikçe büyüyor. Onun yerine o sese bir soru soruyor: bu ses seni neyden korumaya çalışıyor? Çoğu zaman cevap şaşırtıcı. O "beceriksizsin" diyen ses, bir zamanlar küçük bir çocuğu bir daha aynı acıyı yaşamasın diye tetikte tutmak için kurulmuş. Bunu fark ettiğiniz an sesle aranızdaki ilişki değişiyor.

Madem dışarıdaki küçük şeye şefkat kendiliğinden akıyor, o zaman içeridekini de dışarı çıkaralım. Eğitimde yaptırılan bir egzersiz şöyle: gözlerinizi kapatın, son zamanlarda kendinize en sert olduğunuz anı bulun. O hissi bedeninizde nerede hissettiğinizi bulun; göğüs, boğaz, mide, neredeyse orada. Şimdi kucağınıza yeni doğmuş, savunmasız bir köpek yavrusu getiriyorlar ve siz o bebeği tam o yerin üzerine koyuyorsunuz. Yerleşmek için kıpırdadığını, küçücük elleriyle sizi tuttuğunu, başını dayayıp uyuduğunu hissedin. Derin bir nefes. Olan şey şu: az önce "beceriksiz" dediğiniz yere, kıyamadığınız bir şey koydunuz. Ses aynı yerde ama artık o yere artık başka türlü bakabiliyorsunuz. Elbette verdiğim örnek, danışanın tamamen bağlamında değerli, köpeklerden korkuyorsanız elbette bu metafor işe yaramayacaktır.

Danışanlardan biri, kendine karşı hiç yumuşamayan, her cümlesini "ama yapmalıydım" diye bitiren biri.

- Kardeşin şu an senin yaşadığın durumda olsaydı, ona ne derdin?

- Elinden geleni yaptın, derdim. Bazen olmuyor.

-Bunu söylerken ses tonun nasıldı, fark ettin mi?

Sessizlikten sonra,

- "Yumuşak."

-O yumuşaklık sende var. Az önce duyduk. Az önce kardeşine doğru yöneldi, şimdi kendine de aynı yumuşaklıkla söyleyebilir misin?

Burada bir itiraz duyar gibiyim: "Dışarıdan bakınca fazla iğreti duruyor. İçimden gelmeyen bir cümleyi neden söyleyeyim ki? Kendime kendi bildiğim gibi seslenmek daha samimi." Haklı bir itiraz gibi görünüyor olabilir; bununla birlikte, cümlenin içten gelmesini beklemek, tam da yazının başından beri anlattığım tuzak. Beyin böyle çalışmıyor çünkü. Nöroplastisite ancak eylemle mümkün. Her küçük eylem, bir sonrakini kolaylaştırıyor. O yüzden kendinize o cümleyi ilk kez yumuşakça söylediğinizde hayatınız kökten değişmeyecek; henüz değil. Ama yıllardır kendinize gösterdiğiniz o katılık, belki ilk kez, bir nebze de olsa esneyecek.

Yazının başında kelimelerin hiçbirinde "kendini iyi hissetmek" geçmiyor demiştim; şimdi oraya dönelim. Şefkat bizi iyi hissettirmek için icat edilmedi. Com-passio, acıyla birlikte olmak; şefkat, kırılgan olanı esirgemek; merhamet, bir şeyi rahminde taşımak. Üçü de bir acının yanında durmayı anlatıyor, acının yok olmasını değil. Gabor Maté'nin sesinin bu kadar insana dokunmasının sebebi de bence bu yüzden. Mate, acımızı sonlandırmayı vaat etmiyor; acının yanında nasıl durulacağını gösteriyor, kendi acısının yanında durarak.

Ördek yavrusuna kıyamıyoruz çünkü ona bakıyoruz. Kendimize kıyabiliyoruz çünkü bakmıyoruz. Bütün mesele belki de bu kadar basit ve bu kadar zor: bir an durup, içeride paytak paytak yürüyen, çaresizlik ve güçsüzlükle düşüp kalkan halimize kalbimizden gelerek gerçekten görmeye başlayacak. Gördüğünüzde ne olacağını size söylemeyeceğim; herkeste başka bir şey oluyor. Peki sizde ne oldu?

Kendi hikâyenizi yazmak isterseniz, yazı kuralları burada;

https://anteocare.com/yazilar/yazi-kurallari

Kaynaklar

Dostoyevski, F. M. (1866). Suç ve Ceza. (I. Kısım, 5. Bölüm).

Figley, C. R. (Ed.). (1995). Compassion fatigue: Coping with secondary traumatic stress disorder in those who treat the traumatized. Brunner/Mazel.

Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (2012). Acceptance and Commitment Therapy: The process and practice of mindful change (2nd ed.). Guilford Press.

Maté, G. (2008). In the Realm of Hungry Ghosts: Close encounters with addiction. Knopf Canada.

Maté, G., & Maté, D. (2022). The Myth of Normal: Trauma, illness and healing in a toxic culture. Avery.