Bir ‘Ben’ su verdi annemin balkon çiçeklerine,
Akdeniz rüzgârında teni kavruldu
Uzak bir anıda
Bambaşka hayallerin gölgesinde.
Diğer ‘Ben’ mecbur kaldı yerinden edilmeye,
Asla hayal etmediği bir olasılığın hakikatinde yas tuttu.
Oturdu, kaçamadığı bir karanlıkta,
Yeni betonların soğuğuna alıştı.
Sonrasında başka bir ‘Ben’ dedi ki,
Artık o yola çıkıyorum.
Kendisine sunulmuş olandan ziyade,
Hep kaybolmayı istediği o yola,
Bu defa kendi iradesiyle.
‘Şimdiki ben’ ise bambaşka bir gerçeklikte yudumluyor kahvesini
Geçmişi anıp, şükran besleyip,
Hiçbiriyle özdeşleşmeden.
Yalnızca birinden ya da toplamından ibaret olmadan.
Kendimi kendimden çıkarsam sıfır kalmıyor
Tüm bu yollar, tüm bu yerler başka bir ben doğurdu
Sonra büyüttü.
Büyüdükçe çocuk oldu.
Kuş Yuvayı Bir Gün Terk Edecek
Göç her zaman hayatımın bir parçası oldu ve kendimi her zaman atanmış soyadım gibi hissettim: Yolcu.
Nice göçlere şahit olmuş, ancak yüzyıllardır yerlilerinin sıkı sıkıya bağlı olduğu Antakya’da büyüdüm. İlk göç yolculuğum 17 yaşımda üniversite için gittiğim Mersin’de başladı. O zaman göç etmenin uyum sağlamayı gerektiren bir süreç olduğunu, sonrasında ise bana kattıklarıyla kendime ve yaşama bakışımı değiştirdiğini keşfetmeye başladım. Artık başka bir yerde tek başımaydım; hem yeni fırsatları arıyor, hem de kendimi korumaya çalışıyordum.Bence kadın olarak göç etmenin farklı bir etkisi var. Tüm toplumsal cinsiyet beklentileriyle mücadele etmek, hatta çoğu zaman bu beklentilerin tam olarak ne olduğunu anlamak, kendini bu beklentilerin ve kırılganlıkların içerisinde konumlandırmak, başka seçeneklerin de olabileceğini sorgulamak...Hepsi bir bütün. Alışmaya çalışırken hayatımda ilk kez bir psikoloğa gitmiştim. Tadı hâlâ damağımda.
Üniversiteden mezun olduktan sonra, sivil toplum alanında çalışmaya başladım. O sıralar, ülkemize sığınan göçmenlerle çalışan çok sayıda sivil toplum kuruluşu vardı. Göç yine hayatımın önemli bir parçasıydı. Göçün getirdiği travmatik hikâyeler, travma sonrası büyüme, bilinmezlik, sosyal uyum, aidiyet, gelecek umutları… Farklı kesimlerden, etnik gruplardan, yaş ve cinsiyetten çalıştığım her birey kendi hikâyesiyle geliyordu. Hepimizin ortak noktası ise aynıydı. İnsan olmanın getirdiği mücadeleyi veriyorduk, nereye gitmiş olursak olalım, bulunduğumuz yere ait olmaya çalışıp daha iyi bir gelecek için umut ediyorduk.
İşimden dolayı farklı şehirlerde yaşamam gerekti. Her şehir beraberinde uyum sağlamam gereken süreçleri doğurdu: taşınmaktan ait hissetmeye kadar. Hiçbiri asla kolay değildi, hepsi tercih ettiğim ve zorluklarına rağmen keyif aldığım zamanlardı. Birkaç yıl içerisinde 5 farklı şehirde yaşadım. Her gittiğim yerde farklı bir “Ben”e ulaşıyor gibi hissediyordum. Uyum sağlamaya çalıştığım kültür ve iklim değiştikçe, benim çabalama biçimim de değişti. Psikoloji derslerinde hep karşılaştığım şu cümle çınlıyor kulaklarımda; uyum sağlama becerisi insanoğlunun en önemli özelliklerinden biridir. Hayatta kalmamızı sağlayan bu uyum yeteneği zamanla en güçlü özelliğimiz oldu ve bizi gezegenin en baskın türü yaptı. Bunu kendi hayatımda ve işimde gözlemlemek bana hep ilginç gelmiştir. Sık sık Darwin’e atfedilen sözde olduğu gibi: “Hayatta kalan ne en güçlü ne de en zeki olandır; değişime en iyi uyum sağlayandır.’’
Göç Her Zaman Bir Tercih Değil
6 Şubat depremlerinin ardından göçün farklı bir boyutunu deneyimledim, deneyimledik: Tercih etmeden yerinden edilmek. Bunca yıllık göç çalışmalarımdan aşina olduğum, göç etmek zorunda kalmak ve kısa süreli göç edilen yerden kolayca dönememeyi ilk elden deneyimlemiş olduk ailemle birlikte. Hayatın gerçekten bilinmezliklerle dolu olduğunu bilmekle yaşamak çok farklı şeyler. Yıllardır göç üzerine çalışırken aşina olduğum iki şeyi, göç etmek zorunda kalmayı ve geçici diye gidilen yerden kolayca dönememeyi, bu kez ailemle birlikte yaşadık. Hayatın bilinmezliklerle dolu olduğunu bilmekle bunu yaşamak çok farklı şeyler. Depremden önce ailemin ömrünü geçirdiği ilçeden ayrılıp başka bir yere gideceği aklımızın ucundan bile geçmezdi. Ellili yaşlarına gelmiş, alıştığı düzenin bir anda yerle bir olduğunu gören insanların göç edip bambaşka bir yere uyum sağlaması hiç kolay değil. Göçün cinsiyete göre farklı etkileri olduğu gibi, yaşa göre de farklı etkileri var. Dediğim gibi, herkesin göç deneyimi biricik. İnsan yanında taşıdığı dertlere yenilerini ekliyor; yeni düzene, sisteme, rutinlere alışmak zorunda kalıyor. Kaç yaşında olursa olsun, göçmen sudan çıkmış balığa dönüyor.
Evimizin ağır hasar alması üzerine ayrıldığımız Antakya’dan, yeni evimiz diyeceğimiz Eskişehir’e yerleştik. Süreç yoğun ve sancılıydı. Bir yandan deprem şokunu atlatıp yas tutmaya çalışırken bir yandan da devam eden hayata yeniden uyum sağlamak zorundaydık. Yeni bir ev bulmaktan, incinen gurura rağmen sosyal yardımları kabul etmeye, yeni yerin kültürüne, yemeğine ve havasına alışmaya kadar her şey, göçü ilk kez yaşayan ailem için çok zor oldu.Antakya’da kalanların bir kısmı, göç edenlere baskı yaptı, hatta onları ayıpladı: “Buraları bırakıp nasıl gidersiniz, nasıl terk edersiniz?” Belki terk edilmiş hissettiklerinden, belki de eski düzenlerini korumak istedikleri için. Kendi gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki göç edenler psikolojik olarak daha hızlı toparlandı. Bunda göçün zorunlu kıldığı uyum sağlama, başa çıkma ve yeniden ilişki kurma becerilerinin olduğu kadar, travma ve yasa daha az maruz kalmanın da payı var. Antakya hâlâ toparlanmış değil.
3 yılın ardından, yeniden ev sahibi olunca ailem Antakya’ya döndü. Farklı insanlar olarak. Göç onları değiştirmişti, Antakya da artık eski Antakya değildi. Bu yüzden bir kez daha uyum sağlamaları gereken bir dönem başladı. İnsan ömrü, göç etse de etmese de, durmadan uyum sağlamaya çalışmakla geçip gidiyor.
Ben bu yoldan gideceğim
Nicedir çıkmak istediğim bir yol vardı. Her şey Erasmus Mundus yüksek lisans programına burslu kabul almamla başladı. İki yıl boyunca üç ülkede yaşadım: Malta, Almanya ve Tayland. Çok ilginç olduğu kadar yorucu da bir deneyimdi. Ama bu kez göç benim tercihimdi ve bununla baş etmeye hazırdım.

İşler romantize ettiğim şekilde, çiçek bahçesi olarak ilerlemedi. Evrak tamamlama ve vize başvuruları, oturum alma zorlukları, kısa süreliğine ev gibi hissettirecek ama gerekli evrakları da sağlayacak bir ev bulma süreçleri vs. hep çok sancılıydı. Sonunda koşuşturmanın azaldığı ve yaşama uyum sağlayacağım zaman gelip çattığında ise beni bekleyen bambaşka bir zorluk doğdu: kendime kalmak ve kendimle yüzleşmek. Uyum sağlamanın benim için zor olmayacağını düşünüyordum. Oysa bambaşka bir ülkede, hiç tanımadığım insanların arasında, en ufak bir tanıdıklık hissinin olmadığı ortamlarda hep bu hissi aradım. Çoğunluğu Avrupalılardan oluşan programda, en sol görüşlü ve açık fikirli insanlarla bile gerçekliklerimiz arasındaki uçurum beni epey şaşırttı; hele depremin hemen ardından oraya gitmişken. Tüm bunların ötesinde, kendimle baş başa kalacak zamanım çoktu. Ne yaşadığımı, ne hissettiğimi görebileceğim uzun bir zaman dilimi. Depremden sonra kendimi sürekli meşgul ederek kaçtığım, ertelediğim yasla yüzleşecektim. Taşınmaların ve uyum sorunlarının üstüne bir de ertelenmiş yas, ilk durağım olan Malta’daki hayatımı zorlaştırdı. Böylece tekrar terapiye başladım.

Malta’da başladığım terapi Almanya’da devam etti, Tayland’da sona erdi. İki yılda üç farklı ülkede yaşamak, bunca şey keşfetmek ve öğrenmek, bir sürü insanla tanışmak ve bitmek bilmeyen evrak işleri bana elbette çok şey kattı. Ama dönüp bakınca, terapi olmasaydı hayatımı bu kadar iyi idare edebileceğimi sanmıyorum. İki yıl önceki halime baktığımda bambaşka bir yerde, bambaşka bir ben görüyorum ve bu değişimden memnunum. Göç deneyimi terapiyle birleşince elime renkli bir gözlük verdi: Dünyaya ve dünyadaki kendi yerime yeni bir bakış.


Malta’da bir bendim, Almanya’da bir başka ben, Tayland’da bambaşka. Evden uzaktaydım ama ev sanki sırtımdaydı; nereye gitsem benimle geliyordu. Aidiyet üzerine yıllardır düşünürüm; ne tuhaf, ne derin bir his. İnsan bazen kendi evinde bile kendini ait hissedemiyor, bazen daha yeni geldiği şehri hatta birilerini bir anda benimseyiveriyor. “Evim burası” derken şurası da ev oluyor, orası da; her biri başka bir benliğine kapı açıyor. Kaplumbağa gibi kendini de ev edinebilir insan, ya da yolun kendisini. Aidiyet işte bu yüzden herkes için başka bir şey. Her değişimde ben de aidiyetimi sorguladım ve terapiyi bitirdiğim gün şuna karar verdim: Bir yere değil, değişip duran bu ‘’Ben’’e aitim.

Bu fırsat için çok minnettarım ve göçün, bir tercihse, bir ayrıcalık olduğunun farkındayım. Sebebi ve koşulları ne olursa olsun, göç herkesten uyum ister, herkesi yeniden aidiyet aramaya iter. Herkesin yaşam hikâyesi de göç hikâyesi de biricik. Hayat bilinmezliklerle dolu; ama göç hep tarihimizdeydi, hayatımızın bir parçası olmaya da devam edecek. Bundan hepimiz eminiz.
