Göç etmek neyi değiştirir?

Iain Chambers, Göç, Kültür, Kimlik kitabında göçü kalıcı bir varoluş biçimi olarak tarif ediyor.

Göç etmek, iki dünya arasında bir sınır üzerinde yaşamayı öğrenmektir. Bu sınır dışarıda, haritada değildir; kişinin dilinden, inancından, müziğinden, giyiminden, görünüşünden ve gündelik hayatından geçer. Yani göçmen sınırı geçip bir yere varmaz; sınırı kendi içinde taşımaya devam eder.

Bu konumun belirleyici özelliği ikili bir aidiyettir: başka yerden gelen kişi, bulunduğu yerin hem içindedir hem dışında; “buralı” sayılmaz ama artık tam olarak “oralı” da değildir. Bu, kaybedilmiş bir aidiyetten çok, iki tarafa da aynı anda ait olma hâlidir.

Chambers bu hâli olumsuz bir kopuş olarak değil, bir kesişim noktası olarak düşünür. Göçmen, farklı tarihlerin ve hafızaların çakıştığı yerde yaşar. Taşıdığı geçmiş önce çözülür ve dağılır; ancak bu dağılma bir yok oluş değildir. Yol boyunca o parçalar yeniden bir araya gelir ve daha geniş, daha karmaşık düzene “tercüme edilir”. Kimlik böylece sabit olmaktan çıkıp sürekli yeniden kurulan, hareket hâlinde bir şeye dönüşür.

İşte göçle gelen bu dönüşüm aşağıdaki modelde önerildiği gibi, hayatımızın 5'lisi değişir. Beden, ruh, (eko)sistem, grup ve gündelik gerçeklikler.

Bu yazıda, 5 alanda nelerin değiştiği, doğrudan süreci deneyimleyen kişiler üzerinden anlatıyor olacağım.

Beş Değişim Modeli

Anczyk ve Grzymała-Moszczyńska göçü belirli bir uzay-zaman boyutu olan bir değişim olarak tanımlar ve bu değişimi beş alanda toplayan bir model önerir. Benim bu modelde en sevdiğim taraf, modeli Taoizm'le eşleştirmeleri. 5 aşama da bir tesadüf değil. Taoizm'deki “Beş Evre” öğretisine küçük bir gönderme var.

1. Beden
Göç bedensel bir deneyimdir; göç edenler yalnızca insan değil, aynı zamanda organizmadır.

ABD’de yaşayan Maya kökenli çocuklar Guatemala’dakilerden ortalama 11 cm daha uzundur. İklim değişikliği kişiyi belirli hastalıklara açık hâle getirebilir: İngiltere’deki Hint ve Pakistanlı göçmen çocuklarda raşitizm gibi hastalıklar, yetişkinlerde osteomalazi hastalığı daha sık görülür. Bunun nedeni hem cilt pigmentasyonu ve azalan güneş ışığı, hem de değişmeyen beslenme kültürüdür.

2. Ruh ve Davranış

Göç ettiğinizde, ruh haliniz tamamen değişir. Olumlu, olumsuz, hatta pek çok karmaşık duygu bir araya gelir. Türkiye'den Kuzey Avrupa ülkelerine göçmüş pek çok danışan, hava durumunun sadece bedeni değil aynı zamanda ruh ve davranışları üzerinde ciddi bir etkiye sahip olduğunu söylüyor. Tallin, Estonya'ya Antalya'dan göçmüş bir danışanım, kendini hiç olmadığı kadar bohem, içe kapanık, ruh halini 'kara bulutlarla kaplı' olarak tanımlıyor. Oysa göç öncesi, içindeki bulutları hep masmavi gökyüzünde yükselen bembeyaz 'pofidik' bulutlara benzetiyor.

3. (Eko)sistem
Göç sonrası, bağlam değişir. Bağlam aslında bizi çevreleyen her şeydir. Kaldırımlardan, çevrili olduğumuz kurallara, ilişkilendiğimiz her şeydir.

Göç edildiği an'da kültür, siyaset, toplum ve sosyal mekân gibi insani unsurlar değişir. Genelde göç deyince, herkesin zihninde kıta değiştirmek her şeyi bambaşka olan bir ülkeye göçmek geliyor oysa bir şehir değiştirmek de ekosistemi dönüştürür.

Yazarlar “Sistem” sözcüğü bilinçli olarak seçmiştir. Çünkü göç durumunun karmaşıklığına işaret eder. Sistemin değişmesi, göçmenin bedenini ve zihnini oldukça radikal biçimde yeni bir koşullar bütününe taşır.

Araştırmalar ilginç bir şey gösteriyor, göçmenler arasında ruhsal olarak en iyi durumda olanlarla ilgili sonuçlar. Birincisi, yeni ülkenin kültürüne iyice uyum sağlamış olanlar. İkincisi, yeni kültüre pek uyum sağlamamış ama kendi hemşehrileriyle, kendi topluluğu içinde yaşayanlar. En zorlananlar ise iki arada kalanlar; ne yeni ülkeye tutunabilmiş ne de kendi topluluğuna bağlı kalmış olanlar. Arafta olanlar en çok zorlanan gruplardan birisi.

Yani insanın ruhsal dengesi için önemli olan “hangi” sisteme ait olduğu değil, “bir” sisteme ait olması. Kişinin kendini bir yere ait hissetmesi, hayatını anlamlandıracağı bir çerçevenin olması gerekiyor.

Örneğin, Almanya’ya göçmüş iki Türk düşünün. Biri Almancayı iyi öğrenmiş, Alman arkadaşları var, oradaki hayatı benimsemiş. Diğeri Almanca bilmiyor ama Türk mahallesinde yaşıyor, Türk bakkalından alışveriş yapıyor, akşamları Türk kahvesinde oturuyor. İkisi de ruhsal olarak görece iyi durumda, çünkü ikisinin de ayağını bastığı bir zemin var. Asıl zorlanan, Türk mahallesinden uzak bir yerde tek başına yaşayan, Almancası da yetmeyen üçüncü kişi: onun tutunacağı bir sistem yok.

4. Grup ve Kişilerarası İlişkiler
Göç, bireyin sosyal grup aidiyetini değiştirir. Kabul eden toplum kişiyi “göçmen”, çocuklarını “göçmen kökenli” olarak etiketler; bu etiketler kültüre göre değişir Örneğin, Almanya’ya giden Türkler “gastarbeiter”dir, ama İskandinavya’ya giden Almanlar öyle anılmaz; ABD’deki Meksikalı “göçmen”, yurt dışına giden Amerikalı “expat”tır.

Sosyal etiketler kişisel kimliği etkiler; kimlik latince, identitas kelimesinden gelir. Yani “aynı olma”. İşte bu etiketlerin tamamı, grup aidiyetiyle ilgilidir. Göç edildiğinde de grup aidiyeti değişiyor. Grup değişimi “ben kiminle aynıyım?” sorusunu ve kimliğin yeniden müzakeresini gündeme getirir.

Göç birden fazla aidiyeti aynı anda değiştirir: büyük çoğunluğu Katolik olan Polonya’dan Norveç’e giden biri yalnızca göçmen değil, aynı zamanda dinî azınlık olur.

Yeni gerçeklik, grup ilişkileri için yeni kurallar da getirebilir. Göç hem kültürlerarası iletişimi hem de yakın (aile, arkadaş) ve uzak (komşu, memur, öğretmen, doktor) kişisel ilişkileri değiştirir.

Bir gruba aidiyet, sosyal kimlikler, dış grup algısı gibi pek çok konu biz sosyal psikologların en sevdiği konulardan olmasıyla, özel ve yeni bir yazıyı hakediyor. Şimdilik, gruplararası ilişkilerin en başta, fiziksel ayrılık ve yeni gruplarla tanışmanın göç sürecinin en kritik beş parçasından biri olduğunu söylemek yeterli.

5. Gündelik Gerçeklik
Gündelik gerçekliğin değişmesi, yazarlara göre en önemli bileşendir. Çünkü beden, ruh, davranış, sistem, bu değişimlerin hepsi, bireyin günlük deneyiminde birleşir.

2015 sonbaharında Finlandiya’daki Iraklı bir göçmenin “Finlandiya’dan nefret ediyorum, çok soğuk, çay yok, restoran yok, sokakta kimse yok” sözleri medyada dolaşmıştı. Göç karşıtları bunu argüman olarak kullandı, ama anlamadıkları şey şuydu: çay burada gündelik gerçekliğin bir temsilidir; bir ritüelin, tadın, kokunun, sohbetin ve ilişkinin yerine geçen bir parçadır.

O yüzden göç eden kişilerin, aslında göç öncesi tutunmadıkları pek çok kültürel bileşene, göç sonrası tutunduklarını görürüz. Örneğin, iyi bir çay içmek göç sonrası daha anlamlı bir aktiviteye dönüşebilir.

İnsanı gündelik gerçekliğinden yoksun bırakmak, gününü çekilmez hâle getirmektir. Yazarlardan Adam, aynı yıl İsveç’te ıssız köylerden geçerken Suriyeli mültecilerin gri, sessiz ve cansız manzara karşısında, günlük hayatlarını ne kadar zorlaştırdığını anlatıyor. Çünkü Suriye'de hayat sokakta, sıcak, canlı, sesli hatta gürültülü akıyor. Kişinin günlük gerçekliğinin ne denli radikal şekilde değiştiğinin önemli bir örneği. Çevresel koşullar gündelik yaşamı yeniden kurma ve kontrolü geri kazanma çabasını doğrudan etkiler. Göçmenlerin “normal bir hayat” kurma isteği, aslında gündelik rutine duyulan temel insani arzunun ifadesidir. Normal diye tanımladıkları, aslında bildikleri tanıdıkları o eskiye duyulan özlemi ifade ediyor.

AnteoCare'de, sıklıkla bu modeli merkeze koyuyoruz. Çünkü göçebelerin, göçmenin dijital göçmenin, expatın, sığınmacının, mültecinin, hangi isimle tanımlarsanız tanımlayın; göçle birlikte gelecek 5 değişim, psikolojik halinin en önemli bileşenleri. Bireyi yaşadığı gerçeklikten, kültürden, yaşadığı ayrımcılıktan, bağlamından (konteksinden) ayrı değerlendirmenin imkânsız olduğunu biliyoruz.

Bu yazı, modele bir giriş niteliğinde. Daha detaylı ve kavramsal yazılara 'göç psikolojisi' bölümünden ulaşabilirsiniz.

Kaynaklar

Anczyk, A. & Grzymała-Moszczyńska, H. (2021). The Psychology of Migration: Facing Cultural and Religious Diversity. Leiden/Boston: Brill, s. 16–20.

Chambers, I. (2005). Göç, Kültür, Kimlik (İ. Türkmen & M. Beşikçi, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. (Özgün eser 1994.)