Burada Bir Hiçim
Sevim, terapiye geldiğinde talebi şuydu: "Doktora gidince dilim tutuluyor. Belki ingilizcem düzelse her şey yoluna girecek. Dil kursu arayan bir kadın olarak anlattı kendini; oysa anlattkları elbette dili akıcı kullanamamanın ötesindeydi.
Taşınmadan önce, memleketinde aktif bir kariyeri sosyal bir hayatı vardı. Herkesin ona danıştığı derin ilişkiler kuran bir kadındı. ‘’işi bilen kişi’’ oydu. Ama o kadar meşguldü ki çocuklarıyla arasındaki mesafenin açıldığını yıllar sonra fark etmiş, her ne kadar çocuklarıyla ilişkine dair farkındalığı yüksek olsa da ilişkilerine bakmamayı ''seçiyordu''. Bu durumu çocuklarının büyümesi ve ergenliğe girmesiyle ilişkilendiriyordu.
Sonra göç ettiler.
Diploması yeni ülkede tanınmadı, çocukları yeni kültüre ondan çok daha hızlı adapte olurken kendisi geride kalmış gibi hissetmeye başladı. Sevim, henüz geride bıraktıklarının yasını tutamadan yeni ülkedeki sistemleri çözmeye çalışırken kendi ihtiyaçlarını unuttu. Tip 2 diyabet hastalığı vardı; her ne kadar yeni ülkede ingilizce anlaşmaya çalışsa da dil hala onun için engel olarak kaldı. O yüzden doktora gidip derdini anlatırken bile endişeli hissetmeye başladı.
Cümlelerinde en çok dikkat çeken iki taraf vardı. Birincisi: “Eskiden danışılan kişiydim, burada bir hiçim.” Kimliği kariyerine bağlıydı; kariyer gidince kimlik de gitti. İkincisi, çocuklarının hızla uyum sağlaması ve kendi ayakta kalma çabasının görünmemesi nedeniyle sürekli su yüzüne çıkan ''ben yetersizim'' düşünceleri. Bu iki düşünce birbirini güçlendirmeye devam ediyordu.
“Hiçim” dedikçe “Yetersizim” hissi büyüyor, “Yetersizim” dedikçe “Burada bir hiçim” düşüncesi pekişiyor. Sonunda hepsi tek bir cümlede toplanıyor: “Burada kimse beni istemiyor.”
Bu cümle çok acıtıyor, o yüzden ondan kaçıyor. Acıdan kaçmanın üç yolu olduğunu keşfetmiş olduk;
Saatlerce memleket haberleri ve dizileri izliyor. Böylece “orada”ymış gibi hissediyor, ama “burada” olmaktan da uzaklaşıyor.
İnsanlardan geri çekiliyor. Dil kursuna, topluluk etkinliklerine gitmiyor. Reddedilme riski yok, ama bağ kurma şansı da yok.
Kendine bakmıyor. İlaçlar aksıyor, beslenme bozuluyor, randevular kaçıyor.
En sinsi kısım: bu kaçınmalar birbirini de besliyor. Ekran başında geçen saatler geri çekilmeyi, geri çekilme kendini ihmal etmeye neden oluyor. Kendine bakmadıkça şeker hastalığı kötüleşiyor; o da diyagramın en altındaki o büyük okla en başa, geçmişe geri dönüyor: hastalık ağırlaştıkça “ben artık hiçbir işe yaramıyorum” hikâyesi daha da inandırıcı geliyor.
Memlekette herkesin ona danıştığı yıllar, yeni ülkede tanınmayan bir diploma, yeni kültüre hızla uyum sağlayan iki çocuğu, bir türlü düzene girmeyen şeker hastalığı. Bunların hepsi ilk görüşmede, sanki birbirinden ayrı sorunlarmış gibi, sırayla masaya kondu.

"O kapıdan içeri girmemek seni neyden koruyor?"
Bu soru karşısında, ilk uzun sessizliği çok derinden hissediyoruz. Gözlerini kaçırarak şöyle diyor; "Yanlış anlaşılmaktan. Orada aptal görünmekten." Daha sormadan, asıl cümle geliyor: "Memlekette bana danışırlardı. Burada bir hiçim."
"Hiç-im, dedin."
Türkçenin en yapışkan bağlamsal ipucuydu: "hiç olduğumu düşünüyorum" ile "hiçim" arasındaki fark, bir düşünceyle bir kimlik arasındaki farktı. Düşünceleri ile kimliğinin birbirine geçtiği hal, füzyon.
Zihni iki yıldır bu cümleyi artık Sevim'in tüm yaşam gerçekliğine dönüştürmüştü "masa masadır" der gibi. Yeni ülkedeki her olay bu cümleyle tutarlı okunuyordu; kızının İngilizce gülüşü de, doktorun "pardon?" demesi de. Zihin bildiğiyle tutarlı kalmak ister, yeniyi sevmez; Sevim'in zihni bu cümleyle tutarlı kalmak için her gün yeni kanıt topluyordu.
Rahatlamanın Bedeli
Sevim'in acıyla nasıl başa çıktığının envanterini çıkarmak önemliydi. Soru basitti: "Bu his, 'kimse beni istemiyor', geldiğinde ne yapıyorsun?" Liste uzundu ve Sevim listeyi utanmadan verdi, çünkü her maddesi ona iyi geliyordu. Akşam sekizden sonra memleket haberleri, arka arkaya üç dizi. Kursa kaydolup gitmemek. İnsülin saatini kaçırmak, randevuyu "haftaya" diye ertelemek. İnsanlardan uzak durmak; reddedilme riski yoksa yara da yoktu.
Dizi, Sevim'i bir akşamlığına "orada" yani memleketinde, hissettiriyordu, danışılan kadının ülkesinde. Kendini ihmal etmek bile Sevim'i koruyucu bir işleve sahipti. Doktor kapısındaki o küçük düşüşten. Kısa vadede her biri rahatlatıyordu.
"Uzun vadede bu his yok olmuyorken neyden feragat ettin?" diye sorunca yutkundu. "Kızımla iki yıldır düzgün bir akşam yemeği yemedik." Sonra kaçınmayı savundu, çoğu danışanın yaptığı gibi: "Diziler tek nefes alışım, orada kendimi tanıyorum." evet dizileri izlemeyi bırakmanı değil, dizilerle olan ilişkini değiştirmeye çalışıyoruz, aynı kızınla, doktorunla, göç ettiğin ülkeyle olduğu gibi...
''diziler nefes alışım, orada kendimi iyi hissediyorum'' cümlesinin artık işlevini kaybettiği bir bağlam yaratmak için, bundan 5 yıl sonra, çok uzağa da gitmeyelim 1 yıl sonra, göç ettiğin yerde nasıl bir Sevim olsun istersin? Evde dizi izleyen, doktor kapısından girmeyen... Nasıl bir Sevim?diye sormak kırılım oluyor. Yine derin bir sessizlik.
Burada kuramın söylediği şey sade: içsel deneyimi kontrol etme çabası geri teper. Her akşam "orada" olmak, "burada" olmayışı bir kez daha kanıtlıyor; dizi izledikçe cümle güçleniyordu. Geri çekilmenin arkasında da bir kural çıktı: "İstenmiyorsam kimseye yük olmam." Bu kural gerçek sonuçları izlenerek değil, hayali bir onay ya da ceza için takip ediliyordu. Bir kuralın takip edilebilmesi için önce fark edilmesi gerekir; o yüzden ilk ödev küçüktü. Her akşam kumandaya uzanmadan önce on beş saniye durmak ve "şu an ne geliyor?" diye bakmak. Diziyi kapatması istenmiyordu. Sadece bakması. Farkındalıklı eylem serisi de böyle çok küçük yerlerden başladı.
İlk iki haftada neredeyse hiç bakamadı. Üçüncü hafta bir akşam farketti: "Kızım odasına girdi, kapıyı kapattı, içimde bir şey düştü, sonra kumandaya uzandım." Fark etmek buydu; henüz bir şeyi değiştirmiyordu, ama zihninin birleştirdiği duyguları bulmaya başlamıştı.
Belki bu kadar küçük bir hamlenin, hayatınızda o kadar da büyük bir etki yaratmayacağını düşünürsünüz. Ama bir defa farkındalık kapısı aralandı mı, geri dönüş yoktur. Hani aşamalı bir oyunda, haritanın aydınlık olmayan yerlerini tek tek açmak aylar sürer ya, onun gibi.
''Burada Bir Hiçim'' Diye Düşünüyorum
Birinci ayın sonunda "Burada bir hiçim" cümlesiyle doğrudan çalışmaya başladık; ama cümleyi değiştirmek için değil, cümleye bakmanın yerini değiştirmek için. Önce cümlenin kendisi: "Burada bir hiçim." Sonra: "Burada bir hiçim diye düşünüyorum."
Bu üç basamakta içerik hiç değişmedi; değişen, cümlenin bağlamıydı. "Hiç-im" bir eşdeğerlikti, ben eşittir hiç. "Düşünüyorum" onu benim ürettiğim bir şeye çevirdi. "Fark ediyorum" ise araya bir mesafe koydu: ben burada, düşünce orada. Düşüncelerin içeriğini değiştirmek yerine; düşünceyle kurulan ilişkiyi değiştirmek mümkündür.
Yine de zihin o kadar otomatik cümleler üretir ki, sanki kendimizden geliyorcasına kucaklarız. Bu yüzden papağan metaforu bu noktada güzel bir işleve bağlandı. Bu metaforda, yıllardır beslediğiniz büyüttüğünz bir papağanınız olduğunu hayal edin tam da omzunuzda oturuyor. Siz ne derseniz o kadar çok tekrarlamaya alışmış ki, artık siz sesli olarak bir şey demeseniz bile gün içerisinde yerli yersiz papağan size sesleniyor. Doğal olarak, papağan sizi çok iyi tanıyor. Tüm zihniniz o papağan.
"Papağan ne diyor?" "Hiçsin. Yetersizsin." Omzundan kovuyorsun, bir bakmışın geri geliyor. E papağan da çocuğun gibi, yıllarca onu besledin büyüttün. "Kovabilir misin?" "Hayır." "Kovmana gerek yok. O konuşabilir, o cümleler tekrar ettikçe onlardan ayrışmayı başarabilmek o cümlelerle birlikte orada kalabilmek önemli.
İkinci ayda küçük bir şey değişti. Sevim ilk kez güzel bir haberle geldi: komşunun oğluna okul formunu doldurmuştu. Sonra ekledi: "Çok iyi geldi ama o da Türkçe bildiği için. Kimsenin işine yaramıyorum aslında." Gördünüz mü? ama kelimesi, yine cümlenin öncesindeki tüm olumluyu yok eder gibiydi.
Aynı günlerde cümlenin kimin sesiyle söylendiğini sordum. "Bu cümleyi sana sen mi söylüyorsun, zihnin mi?" "Zihnim." "Zihnin kimin sesiyle? Tanıdık mı?" Uzun bir sessizlik; eli boğazına gitti. "Annem. 'İşe yaramayan kıza kimse bakmaz' derdi."
Biliyorduk ki otomatik cümlelerin hiçbiri göç yolculuğunda oluşmamıştı. Çok daha eskilere doğru gidiyordu. Göç yalnızca kırk yıllık eski bir ağa yeni düğümler eklemişti: diploma, çocuklar, doktor.
Dili değişmişti, ses değişmemişti.
Bu dönemde Sevim dizi izlediği akşamlarda bazı an'lar fark etmeye başlamıştı. Mesela, "zihnim diyor ki" diye bir cümleye başlıyordu. Yavaş yavaş zihninin kendisiyle nasıl konuştuğunu farkettiği an'lar artıyordu.
Psikolojik esnekliğin mucize gibi bir anda bahşedilmediğini biliyoruz. Emek, farkındalıkla çalışmak acıyla durabilmeyi gerektiriyor. Pratik ettikçe genişliyorsunuz.
Oyukla Kalmak: Ertelenmiş Yas
Üçüncü ayda Sevim en haklı sorusunu sordu: "Diziyi kapatıyorum, oturuyorum, berbat oluyorum. Ne için?" Bu soruya kuramla cevap vermek kolaydı; kabul tek başına değil, değerlerle yan yana anlamlıdır. Ama bunu söylemenin bir işe yaramayacağını biliyordum. Onun yerine, gün içerisinde herhangi bir anda bir iş yapmadığında, dizi izlemediğinde 'işe yaramadığında' bir boşluk hissi geliyordu.
Kocaman bir "Boşluk."
Bedeninde nerede? Eli göğsüne gitti.
"Burada. Göğsümün ortasında bir oyuk."
O oyukla bir dakika kalabilir miydik, doldurmadan?
Bir dakika kaldık. Bir dakika yazması çok kolay, ama beklemesi çok uzun bir zaman. Plank pozisyonunu bilir misiniz? Yapan için her saniye, geçmek bilmeyen dakikalarmış gibi hissettirir. Bekleyebilme, an'da kalma, savaşmadan duyguları görme... Hepsi sürece dahil. Böyle kaldığımızda bir şeyler kırıldı.
Gözleri doldu ve ilk kez göç ettiği günü anlattı: valizler, havaalanında arkasına bakmaması, "zayıflık olur" diye ağlamaması.
İki yıldır bir dakika bile durmamıştı; ya dizi vardı, ya hep bir koşturma, ya çocukların işi. Geride bıraktıklarının yasını tutamadan göç ettiği yerle bütünleşmeyi hedeflemişti. Yas tutulmamış, ertelenmişti; ertelenen yas da her akşam boşluk kılığında kapıyı çalıyordu. Davetsiz bir misafir gibi: kovdukça daha çok çalıyordu.
Steven Hayes şöyle anlatıyor,
Zihniniz bir spor araba gibidir.
Sizi her yere, gitmek istediğiniz her yere, götürebilen güçlü bir araçtır.
Ancak bazen sizi yanlış yöne götürür.
Ve bu her olduğunda, onu yavaşlatmanız ve frene basmanız gerekir.
Ne var ki bu frenlerin nerede olduğu hiç de belli değildir.
Bunun yerine çoğu zaman gaza köklenir ve direksiyonu savururuz; böylece durumu (ve duygularımızı, kendimize dair şüphelerimizi) çok daha kötü hale getiririz.
Böyle bir durumda kontrol etmeye çalışmak işleri daha da kötüleştirir. Yas tutmayayım, ağlamayayım, aktif bir çaba göstereyim derken kişi yaşamak istediği hayattan giderek uzaklaşır.
Cümlenin Doğduğu Yere Yolculuk
Cümlenin doğduğu yerlere yolculuk sanırım en acı ve en çok kabule geçmeyi sağlayan taraftı. "Geçmişe doğru git, ellerini ayaklarını biraz ufalt, 'işe yaramayan kıza kimse bakmaz' cümlesini ilk duyduğun günler." Dokuz yaş, köy evi, kardeşlere bakıyor, annesi hasta. Yemek yanmış; cümle o gün söylenmiş. O gün nasıl kalmıştı? "Ağlamadım. Yemeği yeniden yaptım." O günden beri? "Hep yeniden yaptım."
Bağlantı o an görünür oldu. Kariyeri, danışılan kişi olması, formları doldurması, göçte herkesten önce sistemleri çözmesi: hepsi yemeği yeniden yapmaktı. O yarım saat kırk yıldır sürüyordu. Bunun niyet mi, kontrol çabası mı olduğunu sordum. "İkisi de," dedi. Evet, ikisi de; niyet olan kısmını alıp gidecektik, kontrol olan kısmını odada bırakacaktık.
Sonra o dokuz yaşındaki kızı karşısına oturttuk. En çok neyi duymaya ihtiyacı vardı? Sevim önce zihnine kaçtı: "Birinin ona yardım etmesi lazımdı." Onu sormamıştım; kalpten duymak istediği cümleyi içinden söylemesini istedim. Uzun bir sessizlik, gözyaşı. "Söyledim." Ne hissediyordu? "Yorgunluk. Kız ona nasıl bakıyordu? "Şaşkın. Kimse ona öyle bakmamıştı."
Şefkat, düşüncelerin ulaşamadığı yere, utanca, ulaşmıştı. Boşluğun işlevi bir kez daha değişti: boşluk, kırk yıldır yüz dönülmesini bekleyen bir çocuktu. Bu kabul, işe yarama değerini silmedi; yanına çocuğu koydu.
"Kimliği kariyerine bağlıydı; kariyer gidince kimlik de gitti" diyen bir danışan vardı. Doğruydu ama eksikti. Giden, Sevim'in kendisi hakkında anlattığı hikâyeydi; o hikâyeyi anlatan kişi hiçbir yere gitmemişti. Gözler kapalı: bir ses seç, sen o ses misin? Göğsündeki oyuk, sen o his misin? "Burada bir hiçim" düşüncesi, sen o düşünce misin? Bunların hepsini fark eden kim? "Ben."
Aynı dönemde bir şey daha oldu. Kızının gözlerinin arkasına geçmesini istedim: mutfakta annesine bakıyor, ne görüyor? Duraksadı. "Yorgun bir kadın. Sürekli bir şey çözmeye çalışan." Gördüğü kişi "hiç" miydi? "Hayır. Ayakta durmaya çalışan biri." Kendi çabası kendine görünmüyordu; kızına görünüyor muydu? İşte bağlamın değişmesi, danışanın kendi kızıyla olan ilişkisindeki dönüşümün de başlangıcı olacaktı.
Burada zihnine ne dediğini sormadım; o soru sorulduğu anda şimdiki an kaybolur, kelimeler geri gelir. Bedenine ve fark edene sordum. "Oyuk küçüldü."
O dönemler ilk defa kızına sorabildi: "Beni nasıl görüyorsun?" Kızı ''çabalıyorsun." dedi. Sevim bunu bana gururla anlattı. Hâlâ dizi izliyordu, hâlâ doktora gitmemişti; ama artık kendine kızının gözüyle bakabilen bir kadındı.
Acının Arkasındaki Değerler
Değerler kaybolmamıştı, acının arkasında kalmıştı; diyagramdaki yeşil kutular bunu söylüyordu.
Dönüşüm haritası

Soldaki, Sevim'in geldiği günkü hali. Eski hayatı aklına geliyor, "burada kimse beni istemiyor" diyor, bu çok acıttığı için diziye kaçıyor, insanlardan uzak duruyor, ilacını atlıyor. Şekeri kötüleşince "bak, işe yaramıyorsun" düşüncesi daha da inandırıcı oluyor ve her şey yeniden en başa dönüyor. Bu bir çark gibi. Sevim'in hiçbir yerde durup bakmaya fırsatı yok. Önemsediği şeyler, kızı, insanlara faydalı olmak, bir kenara itilmiş gibi, bir türlü değerlerini günlük hayatında merkeze koyamıyor.
Sağda ise, dönüşmeye başlayan hayatı. Değişen, cümle geldiğinde artık onu fark eden birinin olması. Sevim duruyor, göğsündeki o oyuğu hissediyor, "zihnim yine o cümleyi getirdi" diyebiliyor. O küçük durak, ona bir seçim şansı veriyor: diziye mi, yoksa önemsediği şeye mi? Çoğu gün ikincisini seçiyor: üst kata çıkıyor, kursa gidiyor, doktora gidiyor, ilacını alıyor. Bunları yaptıkça kendini biraz daha güçlü hissediyor ve bir sonraki sefer durmak biraz daha kolay oluyor. Bu da bir çark, ama bu kez istediği yöne dönen bir çark.
İkisinin arasındaki fark bir mucize değil; cümleyle davranış arasına giren birkaç saniyelik bir duraklama. Bazı günler o duraklama olmuyor ve Sevim yine soldaki çarka giriyor. Fark, ertesi gün bunu fark edip sağa geri dönebilmesi.
Sevim'in hayatı, geldiği günkü hayata göre daha ''Pozitif'' miydi? hayır; ama yaşanan bir hayattı. Oradaydı, farkındaydı.
Kursa gidiyor; İngilizcesi hâlâ ona engel gibi geliyor ve doktor randevuları hâlâ zor. Farkı şöyle anlattı: "Artık randevudan üç gün önce değil, bir gün önce kötü oluyorum." Bekleme odasında elleri titriyor, bazen kelimeleri karıştırıyor; ama gidiyor ve üstüne bir de hemşireye şaka yapıyor.
Kızıyla akşam yemekleri başladı, her gün değil, haftada iki üç. Konuşmaları hâlâ kısa; kızı hızlı İngilizce konuşuyor, Sevim yarısını anlıyor ve bunu söyleyebiliyor. Oğluyla arası hâlâ uzak; bu konuda bir şey değişmedi ve Sevim bunu söylerken o tanıdık oyuk geliyor. Bazı akşamlar yine üç dizi arka arkaya izliyor. Fark, ertesi sabah bunun için kendine "yine kaçtın" demek yerine "dün akşam zordu" diyebilmesi.
Psikolojik esneklik bu kadar: acının yok olması değil, acıyla birlikte kapıya kadar gidip bu sefer içeri girebilmek. Bazen de girememek ve bunu kendine şefkatle söyleyebilmek.
Son Olarak
Sevim'in hikâyesini bir çizgi gibi anlatmak kolay olurdu: geldi, çalıştık, iyileşti.
Terapi de hayat gibi, inişler çıkışlar, döngüler. Bitiş noktası değil, genişleme ve esneme noktaları var.
Psikolojik esneklik de tam olarak bu. Acıyı yok etmek değil, acı oradayken kişinin değerlerine doğru bir adım atabilmesi; terapist olarak da 'mükemmel bir sonuç olacak mı?' diye beklentilerle konuşan zihinle beraber mükemmelin olmayacağını kabul ederek çalışmak
O yüzden her görüşmede odada 4 kişinin varlığını kabul var. ''Danışan, danışanın zihni, terapist ve terapistin zihni''. Esneklik, zihinleri susturmakta değil, geldiklerinde "evet, sen yine geldin" deyip kabule geçebilmekte. Sevim'in papağanı hâlâ omzunda ve şimdi o papağana dair derinlik bir farkındalığı var.