Uzun zamandır her sabah aynı yatakta uyanıyorum. Balkonda kahvemi yudumlarken haberleri takip ettiğim bir gün daha. Aklımı kaçırmış gibi dünyayı dolaşıp her gün yeni bir ülkede uyandığım, aksiyon dolu hayatım sona erdiği için biraz sıkılmış hissediyorum.

Rutinlere alışmaya çalışıyorum; balkondaki saksılara çiçekler ekerek, bazen de gökyüzünü izleyerek vakit geçiriyorum.

Her şey o kadar normal, o kadar beklendik ki.

Hayatın monoton oluşuna belli ki olumsuz bir anlam atfetmişim. Aksiyon yoksa, hayat da yokmuş gibi hissettiriyor. Kimbilir, ne zaman, hangi olay sonrası böyle bağladım olayları... Şimdi burayı deşmek yerine, kahvemi yudumluyorum.

Tam o anda bir ejderha görüyorum; evet gökyüzünde bir ejderha...

Ejderha görüş alanımda uçuyor ve her şey böyle başlıyor.

İlk tepkim boynumu gökyüzündeki bu nesneye doğru bakarken “Gerçek mi bu?” gibi bir mırıltı. Kalkıp balkonun kenarına yürüyorum. Ejderha rüzgârın da etkisiyle sağdan sola hızla süzülmeye devam ederken, bir an paniğe kapılıyorum: Bu hikâyeyi anlatacağım herkes bunun bir fantezi olduğunu düşünecek, o yüzden bu anı hemen ölümsüzleştirmem lazım. Telefonun kamerasıyla yakınlaştırabildiğim kadar yakınlaştırıyorum. Ancak bu kadar netleşiyor.

Gökyüzünde uçan bir ejderhanın filtresiz, bol pikselli bir fotoğrafı ortaya çıkıyor.

Fotoğraf yazar tarafından çekildi.

Evet, muhtemelen bir çocuk balonunun ipini kaçırdığı için ona sonsuza dek veda etti; ama ilginçtir ki ejderhanın arkasında ip yok. Nesiller öncesine ait ve gökyüzüne hiç ait olmayan bu nesneyi elinden kaçıran her kimse, günümü güzelleştiriyor.

Fotoğrafa bakıp bakıp gülümsüyorum.

Hayat sürprizlerle dolu.

Rutin, sıkıcı ritüeller, aynı kahve, aynı şehir sorgularımın ortasına… ejderha tüm absürtlüğüyle yerleşiyor geliyor ve hayatımın akışına bir anlığına 'Dur' diyor.

Bir sembol olarak ejderha bana şunu söylüyor sanki: Her sabah aynı yatakta uyanıp aynı kahvaltıyı yapıyor olabilirim, her gün bambaşka bir gün.

Mesele o kadar incelikli ki, “Bakalım bugün beni hangi çılgınlıklar bekliyor?” enerjisiyle uyanmayı başardığımda, her an keyifli ve doyurucu olmaya aday.

Sıkıntıya nasıl tahammül edemiyorsam, boşluğun beni rahatsız ettiği zamanlardan da öğrenmem gereken bir şeyler var. Gün içerisinde sıklıkla ''aynı döngüye sıkıştığımı'' düşünürken bile, her an bir ejderhanın gelebileceği hissiyle yaşamak. Çok şiirsel geliyor kulağa, bir o kadar da pratik edilebilir gibi.

Hayatın önüne çıkardıklarına güvenmek, dünyaya merakla bakmak. Aksi hâlde, bana göre aşırı sıkıcı, rehavet ve hiç bitmeyecek döngülere sıkışmak demek.

Belki de söylemi değiştirmek lazım. Bazen sıkışık hissetmek bu duyguyu değiştirmeye çalışmadan çabalamadan aynı gökyüzünde süzülen bir ejdarhanın akışkanlığında izlemek. Yalnızca gözlemlemek. Birkaç dakika sonra, sıkışmışlık duygusunun başka bir duyguyla yer değiştirebileceği olasılığını görmek. Birini dışarıda bırakarak değil, kaçmaya çalışmadan hepsini kapsayarak.

Dünyanın bir yerlerinde 'mükemmel günler' (Perfect Days) filmindeki gibi günlerini geçiren insanlar var. İzlediniz mi bilmem, başrol (fotoğraftaki solda) Tokyo'daki tuvaletleri temizleyen sıradan adamı canlandırıyor. Her sabah 5'te kalkıyor, çiçeklerini suluyor, çalışmaya gidiyor, öğle yemeğini yerken ağaçları izliyor. Basit, net, benim tanımıma göre sıkışık, monoton. Onun dünyasına göre sürprizlerle dolu.

Fotoğrafın alıntılandığı kaynak: https://tricycle.org/article/perfect-days-film-review/

Hayatın güzelliklerini görmek için, berrak bir gökyüzünden bir ejderhanın geçmesini beklememek lazım.

Bugünü ben de kendime şöyle söyleyerek bitiriyorum:

Hayat bir kere yaşanır.

Ejderhalar gerçekten uçuyor.

Hisset, kıymetini bil.

Kahvemin son yudumunu alıyorum.